Kronometreli Adam ve Kimyagerin Dansı
"Unutulur hep gecenin gündüze dönüşü"
- Adamlar (Duende)
Bu yazdıklarım otomatikleşmenin ticareti üzerine yapılacak bir pazarlık teşebbüsüdür. Anlattıklarımın anlaşılıp anlaşılmaması çoğunlukla olduğu gibi burada da ön planda olmayacaktır.
Şuradan başlayacağım; yeteri kadar tekrar edildikten sonra başlangıçta istediğinden daha az irade ve motivasyon isteyen, bunun da sonrasında irade ve motivasyon ihtiyacını gittikçe azaltabilme durumuna otomatikleşme denir. Otomatikleşme, başlangıçta gereksinimi olan irade ve motivasyonun süreç içerisinde düşmanı haline gelerek alanındaki piyasada kendi hegemonyasını "zahmetsizce" dikte edebilir. Bu zahmetsizlik özelliği sayesinde de herhangi bir insanı en karanlık ve en savunmasız olduğu noktasından yakalar. Bu yakalayış da saf haliyle bir yaşam ticaretidir. Otomatikleşme zahmetsizlik satar, biz de ödemeyi yaşam deneyimsizliğiyle yaparız.
Yaşam deneyimsizliği herhangi bir ticaretin en büyük zararıdır. Öyleyse dememiz lazımdır ki: "Ben otomatikleşmeye düşmanım."
Ben, otomatikleşmeye düşmanım.
Şuradan ilerleyeceğim, bir düşmanla nasıl baş edilir? Burada düşünülebilecek birçok şeyi düşünmüş ve yazmış olan Sun Tzu'ya gitmemek, cebinde yeterince paran olduğu halde Denizli'den İstanbul'a uçakla değil; herhangi bir navigasyon kullanmadan Fiat Bis'le gitmek kadar aptalca bir romantik aksiyon girişimidir. Sun Tzu'nun öğretilerinin özünde şu iki madde yatar:
- "En büyük zafer, savaşmadan kazanılandır."
- "Kendini ve düşmanını tanı; yenilmez olursun."
Düşünebildiğim kadarıyla savaşmadan kazanmanın yolu pazarlık, strateji ve aldatmacadan geçiyor.
Öyleyse şu anda yapılması gereken şey düşmanı tanımak. Bu düşmanın, yani otomatikleşmenin, en belirgin özelliği tamamen bir fiziksel tepkimeden ibaret olmasıdır; yani yarattığı her şey yüzde yüz olarak geri döndürülebilir şeylerdir.
Bu düşmanı güçlü kılan şey aldatıcı cezbediciliğidir. Bu cezbediciliğin özünde bireyi "sevilme ve değerli olma" yargılarından yakalaması yatar. Hepimiz bütün kalkanlarımızın altında yalnızca var olduğumuz için sevilmeyi ve değer görmeyi arzularız. Bunlara "zahmetsizce" sahip olma dürtüsü hepimizin en karanlık ve en savunmasız odasıdır. Bu "zahmetsizce" sıfatının yarattığı frekans o kadar tatlı bir yerden bizi yakalar ki, hayatımızın diğer alanlarına da yayma şımarıklığına cüret etmekten kendimizi alamayız. Kontrol sorumluluğumuzda olmayan şeylerin bizim zahmetimiz dışında iyi olması bize çok derin bir aldatmacayı fısıldar: "Yorulma, sen zaten çok değerlisin."
Bu aldatmaca insan fıtratına taban tabana zıttır çünkü yaşam deneyimi dediğimiz şey, dinlenilebilir yorgunluklarla dinlenme arasında dokunan ipliklerdir. Oysa düşmanın fısıltısının ilk kelimesi "Yorulma"dır. Derinde bir yerde yorulmayla sevilmeyi zıt hale getirir. Bu sebeple yorulmaya karşı bir korku beslemeye başlarız. Bu korkuya eşlik eden teslimiyet, bizi otomatikleştirir. Bu analizlerin sonucunda da yine hatırlatmak istiyorum ki; bütün bu süreç yalnızca bir fiziksel tepkimedir. Yani yüzde yüz olarak geri döndürülebilir.
Bir filolog olmama rağmen fen bilimlerine, özellikle kimyaya olan düşkünlüğüm bu düşmanla yapacağım pazarlıkta en önemli kozlarımdan biri oldu. Savaşmadan kazanmaya çıktığım bu zafer yolculuğunda bin bir zahmetle hazırladığım zihinsel iksirleri bu otomatik diktatörlükten gizledim.
Ve yorgunlukla ilişkimi dans ederek korudum.
Planımda herhangi bir açık vermemek için de kronometre kullandım çünkü sınırsızlık da otomatikleşmeye sürükleyen bir zehir türüdür.
Bütün bu gizlilik zahmeti sosyal ilişkileri kaçınılmaz olarak etkiledi çünkü verdiğim mücadeleyi "Yorucu" diyerek korku ve kaygı dolu gözlerle izleyen insanlara üzülmek istemiyorum.
Merhametli bir sahip çıkmayla çabasız acıma arasındaki kalın çizginin arkasında, deney tüplerim elimde, dans ederek güneşin doğmasını bekliyorum.
Ha bi de, elimde kronometre var.
https://www.youtube.com/shorts/LX4lNTpFsZU
26.03.2026, Denizli
A.


Yorumlar
Yorum Gönder