"Power Play" Bölüm 2: Titreşimler ve Aynalar

"maxima vis est intentio"






Tez basit; her şey kendisinden daha küçük şeylerin bir araya gelmesinden ve o halde kalma mücadelesinden meydana gelir. Bu sebeple herhangi bir ara vermeksizin devam etmekte olan bir hareket mevcudiyeti mecburidir. Hareket, ilk olarak küçük şeylerin bir araya gelmesiyle başlar, bir aradalık halinden ayrılmama direnciyle de devam eder. En küçük parçaların çıplak göz alanında görünmez olmasından mütevellit, bu küçük parçalara çeşitli isimler verilmesi bittabi mümkündür. Şahsım olarak ben onlara titreşim demeyi uygun buluyorum.

Titreşimlerin bireysel özelliklerini incelemeye ve tartışmaya açma girişimi, bedensel büyüklükte algı alanlarına ilgilerini sabitlemiş akıllar için ziyadesiyle küçük ve önemsizdir. Bu önemlilik ve önemsizlik çatışmasının varlığı, kendi halinde bir gölgedir. E malum havalar da soğudu, bana gölge lazım değil.

Şöyle güneşin ve ışığın altında keyifli bir yürüyüş yaparcasına dinleyen kulaklara fısıldıyorum fikirlerimi. Çünkü sadece bu “büyük işler” ve “telaş” içerisinde sakin bir sabah yürüyüşünün kıymetini bilen bir çift kulak işitmeye değer bulur bu kelimeleri. Bir yere varmak, bir şeyler değiştirmek için değil; varılacak yere varılır, değişecek olan değişir zati. Bir şeye bakıp “Hmm… Evet bu galiba böyle, şu da galiba şöyle” diyip devam edebilme erdemi samanlıkta bir iğne misali. Eğlencesine merak etmek, ya da sırf bir şeyi var olduğu için tanımak istemek; varsın bana faydası dokunsun ya da dokunmasın. Var mı var, böyle mi böyle diyebilmek.

Ancak böyle denildiğinde naz yapmaktan vazgeçiyor kader ve merakının gerçekten saf bir çıkar uğruna olup olmadığını defalarca test ediyor. İnsanlığın en büyük derdi olan bencillik, kendisini kadere yüzyıllar boyunca merak kisvesi altında tanıttığı için kaderin milyonlarca kez sütten yanmış ağzı yoğurdu da üflüyor haliyle. Bildiğimiz halde gözümüzü kapatıp kulağımızı tıkadığımız şey; başka “şey”lerin de anlaşılmaya ihtiyacı olduğu. Merakımızın kaynağı bu. Anlama ihtiyacımızın varoluş sebebi, anlaşılmaya ihtiyaç duyan şeyler. Anladığımız takdirde elde edeceğimiz şeyler değil. Konunun özü biz ve sahip olduklarımızla ilgili değil yani. Nedense bir çoğumuz aynaya hiç böyle bakmamışız.

Şimdiye kadar neden bakmamışız” sorusu toplayabildiği tüm titreşimleri toplayarak göz eşiğime kadar büyüdü ve bir sabah aynada karşımda belirdi. Bir anda tüm odaklandığım şeyleri boşladım, zihnimi olabildiğine boşalttım. Keşfedeceğim şeyin heyecanı, keşfedilecek şeyin keşfedilme umuduyla birleşti. Ruhani arayışlardan ziyade bilimsel ağız aramayı tercih eden düşünce sistemim Cyril Nortcote Parkinson’la tanıştı. Parkinson, 1955 yılında şöyle bir cümle kurdu: “bir işin uzunluğu, o işi bitirmek için sahip olunan zamanın uzunluğuyla doğru orantılıdır.” Yani “En meşgul kimse, boş zaman yaratabilen kimsedir.” Bu bağlamda bir işi son dakikaya bırakan bir kişinin o işi yapması yalnızca bir dakikasını alır. Bu da, dopamin ve yetenek kavramları için mükemmel bir illüzyon anlamına gelir. 20/80 kuralını üreten Pareto’nun da bireysel düzeyde Parkinson’u ne kadar iyi analiz ettiğini görebiliyorum.

Zamanlama ve disiplin kavramları adına anlaşılmalarına, kendi adıma anlayışıma yardım ettiği için Parkinson’a 70 yıl gelecekten teşekkür ederim.

Artık zihnimle fotoğraf çekebiliyorum.

https://youtu.be/0IhUOCTXg_8?si=sHJcSzWRXi5_buc7

08.01.2025, Denizli

M.

Yorumlar

Popüler Yayınlar